İbrahim Altınsay
03.09.2010
Sezon başlarken “Üç büyük ilk üçe giremez” buyurmuştum. En azından son iki haftanın puan cetveli beni yalanlamadı.
O zaman, “Üç büyük Avrupa’da gruplara kalamaz” demeyi unutmuştum. Bir tek Beşiktaş çürütecekti o öngörüyü, eğer yapmış olsaydım.
Beşiktaş, HJK’ya karşı İnönü’de oynadığı futbolla kaldı gruplara... Yoksa, Helsinki’de attığının iki misli gol pozisyonu verdi rakibine. Açık penaltıya da kimsenin değinmemesi ise ayıp... Koridora dönen kanatlarıyla hızlı ve ısıran takımlara karşı hâlâ kırılgan gözüküyor Karakartal.
Galatasaray’ın maçlarını tam seyredemedim. Yarım yamalak gördüğüm kadarıyla rakibin oyununu kabul etmek zorunda kalmışlar... Karpaty futbolun birinci sınıfında öğretilenleri düzgün yapan bir takıma benziyordu. Galatasaray ise zekâsına ve babasının parasına güvenip üniversite bitirmeye çalışan biri gibi.

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'nda takımlarını desteklemek için Ankara'ya gelen Yunan taraftarlar, Türk seyircilerle beraber oturdu. FOTOĞRAF: AP
Fenerbahçe’nin iki Avrupa liginden elenip Süper Lig’e kalmasında bir sürpriz yok bence. Siz bir yandan futbolcu alma ve satma peşinde koşacaksınız, bir yandan da Avrupa’da gruplara kalacaksınız. Zor artık... Kanarya’nın iki Young Boys ve Kadıköy’deki PAOK maçlarını izledim. Üç maçta da oyuna egemen olacak katılığı ve hızı gösteremediler. Rakiplerinin oyununu kabul ettiler.
Beni asıl şaşırtan son PAOK maçının ardından Aykut Kocaman’ın, ‘takımın istediği futbolu oynadığını’ söylemesiydi. Terimler yaratarak konuşmayı sevdiğinden, “Sadece gol atamadık” demek yerine “Skor desteği” bulamadıklarından söz ediyordu... O zaman yapılacak bir şey yok; ‘skor desteği’ denen şeyin gelmesi beklenecek... Edilgen ve top ezen Baroni ile sanki babası kulüp sahibiymiş gibi her topu isteyen ve arkadaşlarını azarlayan Emre’den oluşan bir orta sahayla takım nasıl oyunu yönetecek, rakibi sindirecek, skor üretecek, belli değil. Böyle olunca Özer gibi iki yönlü orta saha oyuncuları kanatta pasifize oluyor. Yani Fener’de Alex değil asıl sorun. Bu, futboldan çok otorite problemi gibi. Yoksa Alex ileri ikilide oynar ya da oynamaz, çok bir şey değişmez. Asıl sorun Fenerbahçe’nin, takımı bir bütün olarak iki yönlü hareket ettirecek bir orta sahadan yoksun olmasında...
Bin yıllık iddia
Tabii Avrupa maçları söz konusu olduğunda sorun sadece sportif değil. Sportif açıdan bakıldığında sonuçlar pek normal. Sorun bu Avrupa maçlarını algılayış biçimimizde. Futbol üzerinden ürettiğimiz milliyetçiliğin sefaletinde.
Kuralar çekildiğinde özgüven yüzde bin beşyüz... Yeni zenginler gibi parayı bastırıp pahalı transferler yaptık ya, bizden büyüğü yok. Sanki Kupa’yı da satın aldık; en azından final garanti!
Hele bir de PAOK gibi Yunanistan takımına düştün mü, ver milliyetçi gazı, bütün zaaflarının, sorunlarının üzerini şal gibi örtsün... Kimse bu milliyetçi tavırların taraftarın doğal tepkisi olduğunu söylemesin. Her ülkede futbol seyircisinin lümpen bir yanı vardır ve onlar özellikle uluslararası karşılaşmalarda içlerindeki ezikliği milliyetçi saldırganlıkla yansıtırlar.
Ne var ki bu iş yönetimler tarafından örgütlendiğinde işin rengi değişiyor. Fenerbahçe-PAOK maçında dağıtılan o binlerce Türkiye bayrağını kendini bilmezler dağıtmadı herhalde. ‘Tek adam, tek takım, tek taraftar’ şiarını ilke edinmiş yönetimin işi belli ki... 1907 ÜNİFEB, Grup CK, Vamos Bien gibi aklı başında grupları polisle karşı karşıya getirir ve tribün etkinliklerine son vermek zorunda bırakırsanız olacağı bu.
Futbol maçları üzerinden bir ‘Türkiye Türklerindir’ ispatı çabasındayız ki sormayın gitsin. Türkiye’nin varlık bulduğu Misak-ı Milli dediğimiz sınırlar içindeki coğrafyaya en son Türkler, o da en erken 1071’de, gelmiş, muktedirler Türklüğe dayalı devlet projesi için nafile uğraşıyor, ülkenin insanını ve gizligücünü acımadan harcıyorlar... İstanbul denen şehir 1453’te Osmanlı’ya geçmiş, unvanına ‘Kayzer-i Rum Roma İmparatoru’ yazdıran II. Mehmet döneminden sonra yıllarca çok dinli ve çok milliyetli olarak yaşamış, 20. yüzyıl başına kadar Konstantiniyye olarak anılmış, bizim muktedirler her fırsatta buranın bir Türk şehri olduğunu ispat derdinde.
Ezikler ligi finali garanti
Tarihinde zordan ve fetihlerden başka bir dayanak bulamayanların ilk yenilgide süklüm püklüm olmaları da pek doğal... Bakın, Trabzonspor en karışık dönemini yaşayan, kimin gidip kimin kalacağı belli olmayan Liverpool’la oynadı. Her iki maçın ilk yarılarında rakibi alanına hapsetti ama sonra fazla geri çekilmesinin ve öndeki oyuncuların savunma önünde kademeye girmemesinin kurbanı oldu. Futbol basını bu sonucu neredeyse destan seviyesine çıkaracaktı. Neymiş, bu sezon PL’de belki küme düşmemeye oynayacak Liverpool’a Trabzon kafa tutmuş... En azından sanırım Şenol Güneş, nasıl ve neden bu büyük fırsatı kaçırdıklarının farkında olmalı. Bu da bir teselli.
Bakın üç gün önce Türkiye-Yunanistan maçı oynandı. İki takım taraftarları karışık oturup maçı izlediler. Milliyetçi taşkınlık olmadı. Maçı TV’de aktaran bizim spiker ve yorumcumuz, iki takıma, özellikle Yunanistan’a büyük saygı göstererek oyunu analiz etmeye çalıştı ve elbette ‘bizim çocuklar’ın başarısında heyecan duydu, mutlu oldu. Ama ertesi gün bakıyorsunuz futbol medyasının manşetlerine: ‘İkinci Zafer Bayramı’, ‘Yunan’ı Denize Döktük’ (Ankara’da ne denizi varsa!). ‘35 yıl Sonra Yunan’ı Ezdik’... Yahu adamları 35 yıldır yenemiyorsun, her şampiyonada üst sıralarda yer alıyorlar, böyle bir takıma karşı alınan galibiyetin değerinden söz edecekken sen hâlâ ‘Ezdik, döktük’ derdindesin! Adam sana, o güzelim kelimeyle ‘Komşu’ derken, sen neden hâlâ ‘Düşman’da ısrarlısın!
Milliyetçilik körleşme demek. Çok şükür basketbola sirayet etmedi henüz. Etmedi de zevkle ekrandan maçları izliyoruz. Ben artık Türkiye’nin ve Türkiye takımlarının uluslararası futbol maçlarını bizim kanallardan izleyemiyorum. Çoğunu tanıyorum, aslında maçları aktaran spikerlerin hepsi futbola gönül vermiş, bu oyunu anlama konusunda sürekli çaba gösteren kişiler. Ama ‘milli mesele’ söz konusu olunca, at gözlükleri takmaya zorunlu hissediyorlar kendilerini... Rakip topu tribünlere vurunca “Harika” diye bağırmalar, rakip hata yapınca “Çok güzel” diye sevinmeler... Sefil top oynayan beceriksiz bir takımı yeneceğiz de ne olacak. Boyumuz mu uzayacak...
Anfield’deki Trabzon-Liverpool maçını İngiltere kanalı ITV’den izledim. Spikerler ‘61 numara’ dahil Trabzonspor hakkında yerinde ve ilginç bilgiler verdi, futbolunu övdü. Liverpool’u epey sert eleştirdiklerini eklememe gerek yok. Çünkü onlar, futbol oyununu ve futbolcuları ne kadar nesnel ve derinden yansıtırlarsa işlerinde o kadar başarılı olacaklarının farkındalar...
Doğu-Batı çorbası
Basketbol demişken Dünya Kupası açılış törenindeki Doğu-Batı çorbasına değinmemek olmaz. Muktedirlerin ülke tanıtımından ve Doğu-Batı sentezinden anladıkları bu işte. 100 gram Mevle-vi ayini, 150 gram yabancı Güneş Sirki, bir tutam Sezen Aksu, bir kaşık ‘We are The World’, hoop ‘We are the East-West Sentez’... Siz her dinden, her kesimden ülke insanının önüne engel üzerine engel koyun, sonra yemek tarifi gibi sentez yapın. Reklamcıların deterjan markası yaratması gibi ülke markası yaratın. Yok öyle yağma...
Merak etmeyin özgür bırakıldığında bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar taşa, sese ve mürekkebe yazılı sentezler yarattılar... Hem tarihte hem de kendi küçücük hayatlarında.
Meselâ ben PAOK’un şehri Selanik’te evimde hissederim kendimi (*). Giritli bir aileye doğmuş biri olarak çocukluğumun çok dinli Çanakkale’sini bulurum orada. Beşiktaş ve Fulham’dan sonra PAOK’u tutarım. O PAOK taraftarı ki, zaman zaman çekilmez olur ama takımlarından Türkçe ‘BİZİM PAOK’ diye söz eder, göğsüne bunu yazar. Atina’daki maçlarda “Biz Türküz, adamı böyle...” diye bağırır ama Selanik’te ‘Türküz’ün yerini ‘Bulgarız’ alır. Çünkü Selanik’te en çok Bulgarlar aşağılanır.
Selanik’te kendimi evimde hissederim ama Türkiyeliyim. PAOK’u tutarım ama Türkiye-Yunanistan basket maçında kırmızı-beyazlıyım.
Sentezse bu da bir sentez işte.
(*) Ülke kavramını aşan kentlerden Selanik’in çok dinli, çok kültürlü yapısını merak edenler için Mark Mazover’in Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Selanik: Hayaletler Şehri / Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler (1430-1950) adlı kitabını öneririm.

(Yorum sırasında aldığımız bilgilere göre her yorum kullanıcının kendisini bağlar. Yorum yapanların avatarları yazdığınız emaile göre gravatar.com dan çekilmektedir. siz de avatarınızın çıkmasını istiyorsanız, gravatar'a kayıt olun)

Serdar Bilican
13.10.2010

Pascal Nouma
07.10.2010

75 milyon dolarla neler yapılacak ve de yapılmalı...
Atıf Keçeci
06.10.2010

Itır Esen
06.10.2010

Basri Baykoç
05.10.2010

Uğur Meleke
04.10.2010
© Tüm Hakları Saklıdır 2009-2010 MedyaBJK

![]()
