'Üç büyük' ilk üçe giremez

Küresel futbol bileşik kaplar gibi. Oyunun temel öğeleri her yere yayılıyor. Her takım üç aşağı yukarı, günümüz futbolunun geçerli özelliklerini sahaya yansıtıyor. Bu bakımdan takımlar arasında pek düzey farkı kalmıyor.

İşte Avrupa kupaları ön eleme turlarında izlediğimiz adı sanı az duyulmuş takımlar... 

Çoğu anlaşılır ve geçerli bir futbol oynamaya çalışıyor. Temel zaafları, düz bir top oynamaları... Duruma göre değişkenlikleri ve yaratıcılılıkları yok. Futbolcuları birbirine denk. Ortak özellikleri, iyi-kötü bir takım olmaları.

Günümüz futbolunun gerek şartı bu; savunmayı ve atağı 11 kişi olarak, hâttâ yedeklerle bile bir takım olarak yapabilmek. Bakın Dünya Kupası’nda da yıldızlara bel bağlayan Afrika takımları dökülürken, takım olmayı öne çıkaran Gana ilerledi. Asgari düzeyde bir takım görünümündeki Yeni Zelanda bile iz bırakırken, Premier Lig’in artık yıldızlarından toplama biçimde sahaya çıkan ve hiçbir ‘ümit’ vermeyen İngiltere’nin balonu çabuk patladı. İspanya’nın hangi süreçlerden geçerek ve hangi vazgeçilmez yıldızlardan vazgeçerek buralara geldiğini bir kez daha anlatmaya gerek yok.

Transfer takımları

Bizim ‘Üç büyükler’in ön elemelerde kâğıt üzerinde kendilerinden zayıf takımlar karşısında zorlanmalarının nedeni de burada yatıyor. 

Aslında, bizimkiler için kolay birer hazırlık maçı olması gereken bu karşılaşmalar zor birer sınav halini aldı. Young Boys karşısında Fenerbahçe’nin uğradığı gibi sınavdan çakabiliyorsunuz da.

Çünkü onlar güçleri yettiğince, akılları erdiğince takım oyunu oynamaya çalışırken, biz hâlâ hesapsız ve plansız yapılmış transferlerden ekleme bir takım çıkarmaya çalışıyoruz. Delgado Prag’daki maçta gol atıyor, ertesi gün Beşiktaş İkinci Başkanı gönderilebilecekler arasında onu sayıyor! Sonra en gerekli futbolcu Sivok’un hesapta olmayan sakatlığı yönetimi rahatlatıyor (!) ve kader bir kişilik yabancı kontenjanını boşaltıyor... Son anda sözleşme imzalanan Kewell Galatasaray’ın o an için kurtarıcısı oluyor... Kazım Fenerbahçe’de ‘ilk 11’de başlıyor ama kırmızı kart görünce gönderilecekler listesine giriyor.

Takımlar her transfer sezonunda yazboz tahtasına çevriliyor. Taraftarın gözünü boyama telaşıyla yaz aylarında bir sürü transfer yapılıyor. Ocak ayında bir ara gaz verilip yine ilgisiz bir sürü transfer bunlara ekleniyor. Ertesi yaz yine bomba transferler ve bir önceki yıl yapılan bomba transferlerden, üste para vererek kurtulma çabaları... Bunun bir bedeli olmalı. O bedel de, sezon başı yaşanan hayal kırıklıkları ve kulüplerin gittikçe şişen borç yükü... Sahada ise kopuk kopuk, yavaş ve durağan bir futbol.

UEFA ve Federasyon beyana değil, bağımsız denetim kurumlarının raporlarına dayanarak lisans verse kulüplerin hiçbiri lisans alamaz. Kulüpleri bu hale getirenler de küsüp giderler, geride enkaz bırakırlar. Federasyon, yönetimleri, dönemlerinde yarattıkları karşılıksız borçlardan kişisel olarak sorumlu tutmazsa bu bindiğimiz alâmet bizi kıyametten başka bir yere götürmeyecek.

Federasyon bunu yapacağına, 6+2+2 gibi garip bir kural getirerek transfer saçmalıklarının üzerini örtüyor. İki yabancı kulübede, ikisi de tribünde oturacak ama milyonlarca Avroluk garanti paralarını oynamadan alacak. Ne güzel yöneticilik bu böyle. Beşiktaş daha da ileri gidip transfer fazlalarının lisansını dondurmak gibi dahiyâne bir buluşa imza attı. Lisansı donunca o futbolcu bordrodan düşmüyor ki... Parasını tıkır tıkır alıyor. Oynamaması için bir futbolcuya milyonlar ödemek. İşte sadece bizde görülebilecek akıllarla durgunluk veren bir uygulama.

Takım transferleri

Oysa takım yaratmak öyle bir transfer sezonunda olacak bir şey değil. Real Madrid’in başına geçen Mourinho bile, “En az iki yıla ihtiyacım var” diyor. İşin garibi şu anda ‘Üç büyükler’in başında takım kavramını öne çıkaran hocalar var.

Bu çelişkili duruma yakından bakalım:

FENERBAHÇE: Sezon başının en önemli olayı bence Aykut Kocaman’ın takımın başına geçmiş olması... Bu sadece takımla ilgili bir şey değil. Kocaman, terimleri özne olarak kullandığı cümlelerle, yaptığı işi kavramsallaştırmayı, kavramlar üzerinden açıklamayı seven biri... Ankaraspor’da ve özellikle İstanbulspor’da yaşadığı gri noktalı olayların içyüzünü herhalde aktif futbolu bıraktığında öğrenebileceğiz. Bunun dışında futbola ve futbolculuğa karşı olgun bir tavrı var Kocaman’ın... Bu tavır, tek adam kültüyle yönetilen Fenerbahçe’yi ne kadar etkileyecek ve dönüştürecek? Bakacak ve göreceğiz.

Sahadaki sorun da şu: Kocaman’ın sürekli öne sürdüğü topu hızlandırarak kullanan takım bu kadrodan nasıl çıkacak? Bunun çözümü kısa vadede pek gözükmüyor. Her şey bir yana savunma önünde Emre’nin bütün topları kendisine istediği ve oyunun ritmini kendi ritmine indirdiği bir takımda paylaşımcı oyun zor gibi. Sadece top kesen ve kestiği topların çoğunu yavaş ve isabetsiz kullanan Baroni ile oyun ne kadar hızlanır, kuşkulu gibi. Böyle bir 4-2-3-1 dizilişiyle takım oyunun boyunu kısaltıp rakibi nasıl boğar, o da olanaksız gibi.

Bir Zico’yla Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final gören Appiah-Aurelio-Selçuk-Tuncay orta sahasına bakın, bir de Emre ve Baroni’ye... ‘Zico’nun ahı’, işte Fener’in orta alanda rakibe geniş verdiği boşluklarda çıkıyor. Bu anlayışta Guiza gibi gezen bir forvet işlevsiz kalırken Fenerbahçe yine işlevsiz kalacak ve muhtemelen sezon sonunda kurtulmaya çalışacağı bir golcü arıyor.

GALATASARAY: Anlamak mümkün değil. Sanki forma değiştirince takım da değiştirmek zorundalar. 7-8 futbolcu yolladılar, 7-8 futbolcu aldılar. Ama kadro aynı, sahaya çıkan 11 aynı... Uzun süreli sakatlık geçirmiş, rehabilitasyon futbolcusu bulmakta tam isabet kaydediyorlar. Cana bunlardan biri. Mehmet Topal’ın sadece defansif yönüne sahip. Galatasaray yeni Topallar bulamıyor mu? Buluyorsa neden Cana’dan medet umuyor? Sarp-Cana-Ayhan üçlüsünün ortası huni gibi geride kalıyor. Dahası bunlardan birine bir şey olsa Rijkaard 4-3-3’ünü ve oyun anlayışını değiştirmek zorunda kalacak. Buna karşın geleceği olan, dinamik Dos Santos’un üzerinde hiç durulmuyor bile. 

Rijkaard’ın zamanla sonuç vereceğini söylediği, ‘Seyirci için güzel futbol’ için bir sezon daha bekleyeceğiz anlaşılan. Buna kulübün sabrı var mı? En müthiş futbol anlayışına sahip olun, sahaya yazamazsanız anlamı yok bunun. Yazmak için kağıt yeşil sahaysa, kalem de futbol takımınız.

BEŞİKTAŞ: Özellikle Getafe’den bildiğimiz kadarıyla Schuster’in akışkan oynayan ve sürekli yer değiştiren bir takım anlayışı var. Ancak şu ana kadar seyrettiğim Beşiktaş yavaş ve durağan oynuyor. Kırmıza karta kadar İstanbul’da Çek takımına bir şey yapamadılar.

Sağaçıkla solaçığın zaman zaman yer değiştirmesi çağdaş futbolda ‘Hareketlilik’ falan değil. Önemli olan dikine yer değiştirmek. Beşiktaş savunma önünde defansif Ernst’le ve ileride top bekleyen 4 forvetiyle zaten boyu uzun bir takım. Ya gereksiz bir sürü pasla ya da gelişigüzel uzun toplarla atağa çıkmaya çalışıyorlar. Bir tek genç Necip atak-savunma bağını kurabilir mi? Çağdaş takımların en az 3 orta alan oyuncusuyla yaptığı işi tek başına yapabilir mi? Üstelik takım, Zapo ve Ferrari gibi hep geriye kaçan iki stopere mahkûm kalmışken.

Quaresma üst düzey Avrupa futbolunun hızına ulaşamadı. Orada ona ayrı bir top vermek gerekiyordu. Beşiktaş’ta da marifetlerini göstermesi için oyunun iyice yavaşlaması ya da rakibin 10 kişi kalması ya da onsekizinin önüne yığılması gerek.

Guti de sakatlıklardan sonra La Liga hızına göre yavaş kaldı. Chelsea, Brezilya milli takımındaki tek iki yönlü orta saha oyuncusu Ramires’i alırken biz jübile öncesindeki Guti’yi ‘asrın transferi’ sayıyoruz... “Ayıp olur” diye Tabata’nın kadroda tutulmasını, çok yönlü Tello’nun bedelsiz yollanmasını, karşılığı olmayan borçların 300 milyon liraya dayanmasını bir yana bırakıyorum. Schuster’in istediği hız ve takım oyunu bu kadrodan nasıl çıkacak? Kapanan takımlar tamam da, hızlı ve sert oynayan rakiplere karşı Guti’li orta saha nasıl cevap verecek? Buna da bakacak ve göreceğiz.

Ne varsa çevrede var

Transfer hovardalığının bir sebebi yayın haklarından gelecek para... Kulüpler sadece bir yıllık değil, dört yıllık yayın gelirlerinin çok üzerinde transfer harcamaları yapıyorlar. Federasyon futbola mali bir çekidüzen vermek istiyorsa yayın gelirlerinin toptan değil, yıl yıl kullanılmasına ve kırdırılmasına izin vermeli.

Sonuçta kulüpler transferin 5-10 milyon dolarlık kısmını doğru dürüst işlere harcıyorlar. Üstünü müflis biçimde sokağa atıyor. Altyapısıyla Süper Lig’e gelen ve peşinen sempatimi kazanan Bucaspor’un 30’a yakın transfer yapmasını anlamak mümkün değil. Ama 5-10 milyon arasındaki bütçeleri dikkatli harcayan kulüpler, takım olma kavramına göre hareket ediyorlar gibi. Bursaspor’un geçen yılki başarısının altında, Federasyon’dan gördüğü himayenin yanı sıra en çok bu yatıyordu.

Bu yıl Trabzon, Eskişehir, Gaziantep, Kayseri ve tabii Bursa ve hâttâ İBB ligi üç büyüklerin üzerinde bitirirse kimse şaşırmasın.

Radikal

  • Yorum Yaz
  • Yorumlar (1)


Ben yorum yazdıktan sonra bu habere yorum geldiğinde beni haberdar et
(tüm alanların doldurulması zorunludur)

(Yorum sırasında aldığımız bilgilere göre her yorum kullanıcının kendisini bağlar. Yorum yapanların avatarları yazdığınız emaile göre gravatar.com dan çekilmektedir. siz de avatarınızın çıkmasını istiyorsanız, gravatar'a kayıt olun)

  • Beşiktaş Yazarları
  • 1
  • 2
  • 3